KİMSE YALNIZ DEĞİLDİR
Hayatın bir başka penceresinden bakıyorum bugün. Bilmem kaç kişi farkında… Her canlının yaşadığı şeyler başka başka. Aslında, hepimiz birer yalnızız kendi dünyamızda. Yalnız dünyamda yalnız başıma, öylece oturup, dalgın bakışlarla hayatı izliyorum.
İnsan, nasıl onca insanın içinde kendini yalnız hissedebilir ki? Zaman zaman kapıldığımız bu duygunun içerisindeyim işte!… Belki de havalardandır. Hani onlar da öyle oluyor ya. Bende mevsime uydum. Sabahtan neşelenip öğleden sonra bulutlanıyor. Ardından sağanak bir yağmur. Bu günlerde bende bazen yağmurlu, bazen güneşliyim işte. Ne zaman güneş açacağım, ne zaman yağacağım belli değil.
Bu gün çok eskilerde kalan hatıralara,… yerini bilmediğim sılama,… hiç görmediğim gerçek bir dosta özlem var gözlerimde. Ne özlediğim sılamı bir kez görebildim. Ne gerçek dostu bulabildim. Hayallerimde gizli kaldılar. Ne kendimi yansıta bildim aynalara, ne onları oraları… görebildim yalancı yansımalarda…
Gök gürleyip şimşekler çakıyor üzerimde. Şu an yağmurlar süzülüyor gözlerimden. Dışarıda yağan yağmura penceremi kapatıyorum. Kapanan pencere gözlerimdeki yağmuru dışarıda bırakır sanıyorum. Ne camlardan süzülenler, nede gözlerimdekiler bir türlü dinmiyor.Tekrar açıp, camlardan süzülen yağmur suyuna dokunuyorum. Ellerim üşüyor. Gözlerimi siliyorum ellerimle. Gök suyu ve göz suyu ellerimde buluşuyor. Ayrı ayrı yerlerde var olanın bir vesile ile bir mekanda bütünleşmesiyle farklı bir his kaplıyor içimi…
Kendimi; Gecenin simsiyah ağırlığı gökyüzünden sıyrılıp, bedenime yüklenmiş gibi ağır hissediyorum.Buz dağlarında gezmiş gibi üşüyen ayaklarıma üst üste geçirdiğim çoraplarla yatmaya karar veriyorum.
Ne tarafıma yatsam rahat edemeyeceğimi anlıyorum. Ülserim veya böbreğimdeki sorun nedeniyle, sağ tarafımdan saplanmış paslı bir bıçak, sırtıma doğru yayılan müthiş bir ağrı veriyor. Bütün hücrelerimin ızdırap içinde alev alev yandığını hissediyorum. Ruhumda kopan fırtınaları, ızdırapları sessizlik içinde taşımaya çalışırken, bedenimde ki birkaç hücrenin ızdırabını avazım çıktığı kadar bağırarak dışarı atmak geliyor içimden. Aslında bedenim mi acı içinde, ruhum mu? Bunu da ayıramıyorum. Etrafıma bakıyorum. Mışıl mışıl uyuyan çokları uyandırmaya hakkım yok. Keşke bağıra bilseydim. Belki yüreğimde ki ağır yük, dışarı çıkardı çığlıklarımla. Hem de gecenin karanlığını yırtarcasına, şimşeklere inat gök yüzünü çatlatırcasına, damla damla düşen yağmurun sesini bastırırcasına. Belki, bir çığlığa,… sessizce karşılık veren olurdu? Görmesem… tutamasam da duya bilirdim. Bu ses benim sesimin yansıması da olsa, bir yere çarpıp dönecektir sonuçta. Yansıyandan, yansıtanı hissetmek önemli olan. Yok işte yok!… buna bile hakkım yok!…
Kendini yalnız hisseden her varlık buz gibidir. Onu saran bir yüreği veya yüreğini dolduran sıcaklığını hissetmeyen her varlık soğuktur. Ne güneş ısıta bilir, ne yanan tüm ateşler. Fiziksel olarak ısınmış olsa da, ruhu her zaman üşümektedir. Kalbi katıdır…Hayır…hayır…, çocuklarıma kıyamadığıma göre katılık yok bende. İçimde gizli biri var, bu kim, ne, nasıl? Bilmiyorum. Bilmediğim için, sıkıntılarım bu sırda saklı. Evet bu gün çok üşüyorum…. Çivi çiviyi söker. Bedenimin daha fazla üşümesi hücrelerimin donmasını sağlar, sancılar son bulur.
Balkon demirlerine yaslanarak, gök yüzüne başımı kaldırıp, yüzüme çarpan buz gibi damlaların dokunuşlarını hissederek yıldızları görmeye çalışıyorum. Bulutların arkasına saklanmışlar. Bulutlara bakıyorum.Yok yok… hiç biri yok. Hepsi kaybolmuş… bulutlarda gecenin karanlığına gömülmüş. Yinede, yalnız olmadığımı hissettiren bir dokunuş var. Hem de, her biri sadece bir kez. Ne, bir başka şeye dokunmaya; Ne de, bir daha bana dokunma şansı var. Benim için bu kadar özeller, melekler ile gönderilecek kadarda güzeller. Bedenime düşen damlaların dokunuşlarında, onları taşıyan melekleri hissediyorum. Bu güzeller tarafından taşınan özel damlaların altında dokunuşlarını iliklerimde hissedene kadar ıslanıyorum. Yaşam boyu rahmet rahmet deyip ettiğimiz dua ile gönderilen rahmet bize dokunmasın diye, nereye gireceğimizi, ne giyeceğimizi şaşarız. Yağmur damlaları ne büyük bir rahmet. Hem dokunduğu kişi için bir o kadarda özeller.Yaşam boyu bize sunulan özelliklerden hep kaçarak yaşar, dualarımızla bize gönderilenlerden bile uzak kalmaya çalışırız.Hem ister hemde görmezden gelip çiğner geçeriz.
Yağmur kesiliyor… Bana göre, gökten yere inecek melek sayısı tamamlanıyor…Bunca melek yer yüzüne kimin için indirildi? Tabi ki sunumları iletmek ve şükürleri yükseltmek için.Ve Özelden özeller için. O zaman benim için… Ben bu gün çok özelim. Olmasam da öyle hissediyorum işte. Zaten hepimiz özel değimliyiz. Hepimizin ten rengi, göz rengi, parmak izi, saçlarının sayısı, saç rengi kendine özeldir. Her bir özeli düşünüp, rızkını gönderen birde özel yok mu? Bir birimiz için olmasak da, en azından Onun için özel değilmiyiz? İşte! Gökten inen her bir damladaki rızk torbacıkları..rahmet bağcıkları, hayat damlacıkları taşıyanlarca indirildi.
Islak elbiselerimi değişip, yorgana daha bir sıkı sarılıyorum. Yanılmışım!…Sancılarım daha bir artmış ama, ruhumda garip bir rahatlama hissediyorum. Bu sancıyla, uzanıp yatamayacağımı anlayarak, zor güç… sıcak bir bitki çayı yapıp içiyorum. Şu an yanımda bir kardeşimin, annemin, babamın, yada bir arkadaşımın bulunmasını isterdim. Yalnızlığın neden sadece Allah’a yakıştığını anlaya biliyorum. Yüce Yaratıcı, bize ağır gelecekleri kendisi üstlenmiş diye düşünüyorum. Belki bu yüzden, Onu anlaya bilmemiz için, kendimizi zaman zaman yalnız hissediyoruz. Düşüncelerim beni, onun bir parçası olduğumuza yönlendiriyor. Duygularımı, farklı alanlarda odaklamaya çalışarak, bedenimdeki sancıları hissetmemeye çalışıyorum. Sırtımı yasladığım yastığa dik olarak yaslanıp, o gün günlüğüme bunları yazıyorum.Ve düşünceden düşünceye atlayarak, belirsiz konular içerisinde yorulan beynim gözlerime kapanmasını emrediyor.
Uzunca bir koridorda, sedyenin üzerine sırt üstü yatırılarak, büyük bir odaya taşınıyorum. Pırıl pırıl, mavi denizi andıran duvarların yüksekliğinde tavan kayboluyor. Uzun, yem yeşil, ameliyat elbiseleri giymiş üç kişi başımda bekliyor. Biri elinde, boru denecek büklükte bir enjektöre ilaç çekiyor.Yüzlerine sarılı örtüden, sadece gözlerini göre biliyorum. Elindeki enjektöre bakıp korkuyorum. Yan tarafımda duran biri korktuğumu anlamış olacak, kolumu sıyırmaya çalışarak, “korkmayın hiç acıtmayacak. Sivri sinek ısırır gibi hissedeceksiniz” diyor. Kolumu sonuna kadar sıyırıp, kol altına yakın yere enjektörlü iğneyi batırıyor. Şaşırıyorum. Korkumu bastırmak amacıyla konuşmak için sorular soruyorum.
-Bu iğne neden bu kadar büyük? Hem de kolun bu kısmından, iğne
yapıldığını hiç görmemiştim.
-Sizin gördüğünüz şeylerin boyutları başka mekanlarda farklılaşırlar .Gördüğünüz
değil, tattığınız,değer ve değersiz bulduğunuz her şey böyledir. Acı diye yemek istemediğiniz şeyler tatlıdır.Sıkıntı diye yaşamak istemediğiniz olaylar sizlere ferahlıktır. Sizin için uzun geçen zaman aslında bir anlık dır. Sıkıntılı zamanlarınızda uzun geçen zaman ise, sonsuz ferahlık olduğundan, uzun geçen andır. Mekan farklılığından dolayı farklı görüyorsunuz.
-Peki kol altından iğne yapılır mı?
-Önemli olan ilacı damara verebilmektir. Daha az dokuna bileceğiniz bir yer olduğu
için buradan yapıyoruz.
O arada iğnenin tenime battığını hissediyorum. Söylenildiği gibi az bir acı hissediyorum. Ama ilacı vermekte zorlanıyordu. Kolumu tutan bir diğeri, iğne yapana;
-Yeniden dene ilacı almıyor. Ama aynı yerden yapmaya çalış.
Enjektör çekiliyor. Aynı yerden yeniden batırılıyor. Yine hafif bir acı hissediyorum. Ilık ılık garip bir şey damarlarıma yayılıyor. İçim rahatlıyor. Ruhum ve bedenim kuş kadar hafifliyor. Ağrılarımı hissetmiyorum.
Sabah telaşla hazırlanıp, daha bir sıkıca giyinerek, akşam ki sıkıntılarımdan arınmış olarak, masamda beni bekleyen işlerin başına dönüyorum. Gece boyu çektiğim sıkıntıları işlerin yoğunluğu unutturuyor. Öğle arası, üst katta çalışan arkadaşım Refika, elinde bir paketle yanımda beliriyor.
-Kolay Gelsin canım.Öğle arası eve gidecek misin?.
Gözlerimi pencereye çevirerek halâ yağmurun yağdığını fark ediyorum.
-Havalar yağışlı üşütüyorum galiba. Dışarı çıkmak istemiyorum.
-O zaman, buraya yiyecek bir şeyler isteyelim. Bende şu paketteki gömleği deneyip,
hoşumuza gitmezse değiştirmeyi düşünüyorum.
-Ne var onunu içinde, yeni mi aldın?
-Gelirken vitrinde gördüm, deneyecek vaktim olmadı. Aldım ama, sen giy bir
bakayım.Beğenirsem alacağım.Beğenmezsem, öğle arası iade ederim diye müsaade istedim.
-Kendin giyip denesen ya!. Bende farklı durur, sende farklı durur.
-Aman sen de! başkalarının üzerinde gördüğüm her şey hoşuma gidiyor. Zaten kilolarımız aynı boyumuz aynı.
Karşıdan görmek istiyorum.
-Tamam da ten rengimiz aynı değil. Renkler tenlere göre farklı yansırlar.
Boş ver, renk yansıması önemli değil. Biçim olarak nasıl? Görmek istiyorum. Hadi gel lavaboya gidelim. Sen giy, ben bakayım.
-Tamam bekle biraz. Biri imza için gitti, gelir şimdi. Bekletmeyelim.
Koridorun karşı ucundaki, lavabo girişinde uzun koridora girip kapıyı kilitliyoruz. Poşetten gömleği çıkarıp eline veriyorum. O arada üzerimi çıkarıyorum. Tam kolumu sıyırırken kol altına yakın yerde tatlımı talı bir kaşıntı hissediyorum. İster istemez elim takılıyor.Kaşıyorum. bir türlü elimi çekemiyorum.Arkadaşım;
-Eeee hadi artık takılıp kaldın!
-Ayyy dur biraz! Çok tatlı kaşınıyor. Böcek mi ısırdı acaba.
Arkadaşım kolumu kaldırıp bakıyor.
-Böcek ısırığına benzemiyor. İki küçük iz var. Böcek ısırmasında azda olsa kabarır.Sanki bir iğne ucu batırılmış gibi. Hatta birazda kanamış. Hem sen bu gün, ne süründün? Soyunduğun an çok güzel bir koku yayıldı.
-Hiiç!… parfüm bile sıkmadım canım!. Akşam çok hastaydım. Geç uyudum. Sabah
nasıl kalktığımı bilmiyorum. Palas pandıras giyinip geldim. Ama şu izler;
İzler…izler deyip, gözlerim baktığı yeri görmeden dalıp gidiyor. Düşünüyorum!… Kafam karma karışık… İğne batırılmış sözü beynimde bir şeyler anımsatıyor. Elimde gömlek, donup kalmışım. Arkadaşım garip bir şekilde yüzüme bakıyor.
-Parfüm kokusuna benzemiyor. Farklı bir koku…Eeee hadi artık, çok büyük bir yara
gibi takılıp kaldın.Tut ki böcek ısırmış, ölmezsin ya… Giy artık şu gömleği.
-Refika, bir dakika. Böcek ısırmadı. Hadi böcek ısırığını uyurken farklı
algılamışsam, bedenimdeki şu koku o doktorların kokusunun aynısı. Ben gördüğüm şeylerin rüyadan ibaret olduğunu sanıyordum. Çünkü hissettiğim iki küçük acının da kolumda izleri var. Üzerime kokuları sinmiş.
-Nasıl bir rüya… .hiç bir şey anlamadım! Anlatsana!.
-Olmaz!… en azından bu mekanda olmaz. Ama çok mutluyum biliyor musun.
-Neden mutlusun anlatır mısın. Ne oldu? Bir anda donup kaldın. Sonra mutlu oldun.
-Mutlu olmamın nedeni şundan. Biliyor musun? Hiç kimse… hiç kimse yalnız değil.Hatta kendini yalnız hisseden hiç kimse yalnız değil. Mevlana Hz leri ne güzel anlatmış.
“Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?”
Bir görünmeyen var. O görünmeyenin yarattığı göremediğimiz daha nice neler var.O, gördüklerimiz ve göremediklerimizde gizlenen gizleyici ne kadar büyük. Gerçeği ancak bu dünya`ya gözlerini kapatırsan görebiliyorsun.
Ertesi gün öğle yemeğine Refika`lara gidiyoruz. Baş başa yediğimiz yemekte gördüklerimi anlatıyorum. Sonra, yere iki seccade sererek, bizi yalnız bırakmayan O varlığın huzuruna gitmeye ne dersin diyor. Beraberce namaz kılıyoruz.
O günden sonra hemen hergün beraber oluyoruz. Bu konular üzerinde ne çok şey paylaşıyoruz. Yine bir gün, namazını selamlayıp yüzüme gülümseyerek bakan arkadaşım;
-Seninle samimi olmadan önce de çok severdim ama bir türlü daha fazla
yaklaşamazdım. Seninle bu kadar samimi olduğumuza çok seviniyorum. Biz, birbirimizi çok seven, iyi anlaşan ve bir birine güvenen iki arkadaşız. Ama hayatın ne getirip ne götüreceği belli olmaz. Bir gün ayrılmak zorunda kalırız, bu güzellikleri paylaşamayız diye korkuyorum. Keşke dostluğumuz ebedi olabilseydi. Bu geçici dünyada her şey geçici. Su gibi akıp giden hayat kim bilir bizi nerelere sürükleyip atacak?
-Hayır, Refika! kalıcı olan şeylerde var. Şu an huzuruna durduğumuz ve bizi yalnız
bırakmayan Allah (c.c) lü asıl dosttur. O Değil mi? Bizim duygularımızı aynı noktada birleştirip, bizi bize yaklaştıran. Biz birbirimizi Onun rızası için sever ve dostluğumuzu sürdürürsek, bir birimize Onu görmek için bakar, bir birimiz de Onu arayıp bulursak, onun huzurunda yine buluşuruz. Çünkü, dönüşümüz Ona olacak ve düşüncelerimiz duygularımız aynı noktada buluşacak. Hem ayrılsak bile, gönüllerimiz bir olup, aynı varlıkta, aynı sonsuzlukta birleştikçe ayrılmış sayılmayız.Hem Efendimiz Muhammed Mustafa(s.a.v) şöyle diyor.
“Kıyamet günü olunca Allah-u Teala şöyle seslenecek:
-Benim büyüklük ve saltanatımı düşünerek benim için birbirini sevenler nerede?Onları hiçbir gölgenin olmadığı bugün, kendi gölgemde gölgelendireceğim.”
(H.Şerif)
“Benim için birbirini sevenlere,peygamber ve şehitlerin gıpta edeceği nurdan minberler hazırlanmıştır.Oysa onlar ne peygamber ne de şehittirler.”
-Haklısın kardeşim benim.O zaman seninle ahretlik ve dünyalık kardeş olalım. Dünya`da ve Ahrette bir birimize
ihtiyacımız olacak. Bu Dünyada sen kusurumu görürsen uyar, ben de seni uyarırım. İnsanın bir birine dost olması, dostunu Asıl Dosta götürmesidir.
Birbirimize söz veriyoruz. Hayat birimizi olduğu yerde bırakırken, birimizi vatanımızın batısında, en uç noktaya sürükledi. Yıllardır, bir birimizi görmüyoruz.Ve halâ arkadaşlığımız, aynı sıcaklığını koruyor. Bazen yaşama sevincim,bazen feyiz aldığım nurum, bazen yüreğinden kana kana içtiğim manevi pınarım. Çoğu zamanda ağır yüklerimi paylaştığım, Rabbimin bana gönderdiği bir taşıyıcım.
Siz, sizi yaradanla dost kalın, size elini uzatacak sevdiği bir dostunu gönderir elbette. Yaratıcı yarattığını asla yalnız bırakmıyor. Yalnızlık kendine mahsustur. O, sonsuz ve sınırsızdır. Her an gören ve gözetleyen bir dost ile hiç kimse yalnız değildir.
Yağmur damlalarının kokusu üzerimde kalmadı ama, ebedi dosta kavuşturacak bir dost kokusu uzaklarda da olsa yüreğimde buram buram tüter.
KADRİYE ŞAHİN(KILIÇ)