Son zamanlarda kentin birçok yerinde meydana gelen çöküntüleri araştıran jeologlar şoke oldu.
Rusya’nın başkenti Moskova’da son yıllarda meydana gelen çöküntüler üzerine “Kentin altında dev bir volkan var” iddiası ortaya atıldı. İddiayı araştıran jeologlar, ilginç bir sonuca vardı: Kentin altında bir volkan var ama binlerce yıldır uyuyor.
Kentin birçok noktasında yollarda çöküntülere, binalarda hasarlara rastlanınca yeraltı incelemeleri yapan bilim adamları “Böyle bir şeyle karşılaşmayı beklemiyorduk ama risk yok” diyor.
Böyle bir volkanın bir daha faaliyete geçmesi beklenmiyor ama meydana gelen çatlaklardan zaman zama gaz sızıntıları da tespit edilebiliyor.
Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT Yunanistan ziyaretinde “Türkiye ırk esasına dayalı bir cumhuriyet değildir. Anayasa’mız, yurttaşlığa dayalıdır. Atatürk’ün ünlü sözü, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran insanlara Türk denir’; Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk de kurdu, Arap da, Çerkez de, Rum da, hepsi kurdu. Ulu önder Atatürk diyor ki; ‘Ne mutlu Türküm diyene.’ ‘Ne mutlu Türk olana’ demiyor. Eğer biz kalkıp da Türkiye’de 21. yüzyılda ırktaşlıktan, etnik yapıdan, etnik çatışmalardan söz edersek, ben inanın üzerimdeki üniformayı giydiğim 51 sene oldu. Bunlardan utanıyorum. Bunları tartışmak Türkiye’de Türkiye idealine, Atatürkçü düşünce sistemine bağlı insanları, bizleri çok zedeliyor. Atatürk, bugünleri görseydi, açıkça ifade ediyorum çok üzülürdü, belki kahrından daha önce de giderdi.”
Kaynak : http://www.maskelitehdit.com

“You Got Stiffed”
A broken penis? I didn’t know a penis could get broken?
Although it sounds like a bad dream, it can happen and does roughly 700 times per year in the United States alone.
Discussing penis fractures in flippant casual terms almost always causes men to cross their legs in response to the mere thought of this catastrophe. Even Dr.Scratch, the guy who checked my prostate, the seasoned medical professional he is, cringed at the very mention of the problem.
An erect penis is hard – almost like a bone – because it is full of blood under pressure. Imagine a 5-inch length of very lightweight but rigid plastic pipe. If you bend it sharply, it will fracture. A stiffy is similar to that plastic pipe. It’s full of blood, and just under the skin it is encased in a tight canvas like circular ligament – almost like a bandage. If your erect penis is made to bend too hard, you can actually tear that ligament-bandage and break your dick like a wooden matchstick.
The vast majority of these injuries occur during sexual activity. Most patients are, however, so embarrassed that they will often manufacture elaborate stories that involve walking into walls and slamming doors. In these scenarios, the old adage ‘truth is stranger than fiction’ becomes significant.
FRACTURE OF ANOTHER SORT
THERE’S A VERNACULAR term that likens the erect penis to a bone and, as a few illfated men discover, the comparison is apt in more than one respect: like an actual bone, a blood-engorged corpus cavernosum may sometimes break because it cannot bend. Nor does the similarity end there: like management of a fractured bone, management of a fractured penis, according to three Virginia urologists, is best guided by x-ray findings.
“A patient with a penile fracture is generally pretty embarrassed, so he’ll make up some excuse fora presenting symptom, such as stomach pain,” says Dr. Frederick A. Klein, assistant professor of urology at the Medical College of Virginia in Richmond. “When you go in to see him, however, he’ll tell you the real problem: his erect penis was forcibly bent — in most cases during sexual intercourse — he heard a ‘crack’ or ‘pop,’ andhis penis immediately detumesced and then swelled painfully and turned black and blue.” Typically the penis is deviated to the side opposite the injury; if the left corpus cavernosum is ruptured, for example, the penis will be deviated to the right.
If the appearance of the penis and the patient’s account suggest a serious injury, the first possibility to consider is urethral damage. Find out whether the patient has blood in the urethra or has voided blood, which indicates urethral laceration, or has voided normally, which rules it out. “If he hasn’t voided, you can wait an hour or two in hopes that he will,” advises Dr. Klein, “or you cando a retrograde urethrogram. Inject 50 ml of an iodinated contrast medium up the urethra and take AP and oblique x-rays. If you see gross extravasation, we recommend putting in a suprapubic catheter for urinary diversion and letting it heal. If the urethrogram shows only minor extravasation, we treat with urethral catheter drainage for five to seven days.”
Treatment of the penile fracture itself can be surgical or conservative — and the choice is a controversial one. Dr. Klein bases his decision on the severity of the injury, as indicated by contrast studies of the corpus cavernosum. “If a corpus cavernosogram shows extravasation of contrast material, there’s a significant tear in the tunica albuginea that encapsulates the corpus cavernosum and the injury ought to be surgically repaired; otherwise, blood will go out of the corporeal body every time the patient gets an erection and eventually he’ll wind up with an infection or so much scarring that the penis will be curved or deformed. If there is no extravasation, you can treat the injury conservatively.”
Although corpus cavernosography is an underutilized technique, it’s extremely simple and faily benign and should be standard procedure in penile fractures, says Dr. Klein. “To perform it, first take an oblique scout film of the pelvic area and penis. Cleanse the penis with povidone-iodine and anesthetize the injured corpus cavernosum with 1% lidocaine. Load a 21-gauge butterfly needle with 70 ml of half-strength iodinated contrast medium and insert it into the corpus cavernosum — you know the needle’s in the corporeal body when you get a return of blood. It’s best to inject the contrast medium under fluoroscopy because then you can stop as soon as you see a leak. Otherwise, take one static film during the injection and another after injecting 50 ml. Reposition the patient in the opposite oblique position, inject another 10 or 20 ml, and take another x-ray. Wash out the contrast with 50 ml of saline, wait 10 minutes, and take a final supine AP film. A rupture will appear as a filling defect on early films and as extravasation on washout films.”
Corpus cavenosography determined treatment in three penile fracture cases that Dr. Klein and Drs. M. J. Vernon Smith and Norman Miller report in the Journal of Trauma (vol. 25, 1090). Two patients with negative cavernosograms were treated conservatively and one with a positive film was treated surgically; all now function normally. The investigators also report 14 traditionally managed cases gathered by questionaires sent to other Virginia urologists: all five patiens treated surgically have normal erections but two of the nine treated conservatively have curvatures. That fits the picture usually seen in the literature, say the investigators, and it illustrates the problem with basing treatment on a clinical diagnosis. “Surgery gives uniformly good results but is unnecessary in many patients,” says Dr. Klein. “Conservative treatment without radiologic assessment results in a high incidence of late complications — scarring, secondary Peyronie’s disesae, calcification of Buck’s fascia, penile deformity, and resultant problems with intercourse.”
The only contraindication to corpus cavernosography is allergy to the contrast medium. Complications are rare. “Some people believe that the contrast material can cause scarring,” says Dr. Klein, “which is the reason for diluting it. There isn’t much data on that and it’s hard to say that any fibrosis isn’t a result of the injury. Hematoma at the injection site is possible but unlikely.”
İşte size güzel bir reklamsız kesintisiz 128 Kbit ses kalitesinde bir cbufm radyosu flamengo kanalı : http://cbufm.bayar.edu.tr/flamenco.m3u kulaklarınız bayram etsin !
KİMSE YALNIZ DEĞİLDİR
Hayatın bir başka penceresinden bakıyorum bugün. Bilmem kaç kişi farkında… Her canlının yaşadığı şeyler başka başka. Aslında, hepimiz birer yalnızız kendi dünyamızda. Yalnız dünyamda yalnız başıma, öylece oturup, dalgın bakışlarla hayatı izliyorum.
İnsan, nasıl onca insanın içinde kendini yalnız hissedebilir ki? Zaman zaman kapıldığımız bu duygunun içerisindeyim işte!… Belki de havalardandır. Hani onlar da öyle oluyor ya. Bende mevsime uydum. Sabahtan neşelenip öğleden sonra bulutlanıyor. Ardından sağanak bir yağmur. Bu günlerde bende bazen yağmurlu, bazen güneşliyim işte. Ne zaman güneş açacağım, ne zaman yağacağım belli değil.
Bu gün çok eskilerde kalan hatıralara,… yerini bilmediğim sılama,… hiç görmediğim gerçek bir dosta özlem var gözlerimde. Ne özlediğim sılamı bir kez görebildim. Ne gerçek dostu bulabildim. Hayallerimde gizli kaldılar. Ne kendimi yansıta bildim aynalara, ne onları oraları… görebildim yalancı yansımalarda…
Gök gürleyip şimşekler çakıyor üzerimde. Şu an yağmurlar süzülüyor gözlerimden. Dışarıda yağan yağmura penceremi kapatıyorum. Kapanan pencere gözlerimdeki yağmuru dışarıda bırakır sanıyorum. Ne camlardan süzülenler, nede gözlerimdekiler bir türlü dinmiyor.Tekrar açıp, camlardan süzülen yağmur suyuna dokunuyorum. Ellerim üşüyor. Gözlerimi siliyorum ellerimle. Gök suyu ve göz suyu ellerimde buluşuyor. Ayrı ayrı yerlerde var olanın bir vesile ile bir mekanda bütünleşmesiyle farklı bir his kaplıyor içimi…
Kendimi; Gecenin simsiyah ağırlığı gökyüzünden sıyrılıp, bedenime yüklenmiş gibi ağır hissediyorum.Buz dağlarında gezmiş gibi üşüyen ayaklarıma üst üste geçirdiğim çoraplarla yatmaya karar veriyorum.
Ne tarafıma yatsam rahat edemeyeceğimi anlıyorum. Ülserim veya böbreğimdeki sorun nedeniyle, sağ tarafımdan saplanmış paslı bir bıçak, sırtıma doğru yayılan müthiş bir ağrı veriyor. Bütün hücrelerimin ızdırap içinde alev alev yandığını hissediyorum. Ruhumda kopan fırtınaları, ızdırapları sessizlik içinde taşımaya çalışırken, bedenimde ki birkaç hücrenin ızdırabını avazım çıktığı kadar bağırarak dışarı atmak geliyor içimden. Aslında bedenim mi acı içinde, ruhum mu? Bunu da ayıramıyorum. Etrafıma bakıyorum. Mışıl mışıl uyuyan çokları uyandırmaya hakkım yok. Keşke bağıra bilseydim. Belki yüreğimde ki ağır yük, dışarı çıkardı çığlıklarımla. Hem de gecenin karanlığını yırtarcasına, şimşeklere inat gök yüzünü çatlatırcasına, damla damla düşen yağmurun sesini bastırırcasına. Belki, bir çığlığa,… sessizce karşılık veren olurdu? Görmesem… tutamasam da duya bilirdim. Bu ses benim sesimin yansıması da olsa, bir yere çarpıp dönecektir sonuçta. Yansıyandan, yansıtanı hissetmek önemli olan. Yok işte yok!… buna bile hakkım yok!…
Kendini yalnız hisseden her varlık buz gibidir. Onu saran bir yüreği veya yüreğini dolduran sıcaklığını hissetmeyen her varlık soğuktur. Ne güneş ısıta bilir, ne yanan tüm ateşler. Fiziksel olarak ısınmış olsa da, ruhu her zaman üşümektedir. Kalbi katıdır…Hayır…hayır…, çocuklarıma kıyamadığıma göre katılık yok bende. İçimde gizli biri var, bu kim, ne, nasıl? Bilmiyorum. Bilmediğim için, sıkıntılarım bu sırda saklı. Evet bu gün çok üşüyorum…. Çivi çiviyi söker. Bedenimin daha fazla üşümesi hücrelerimin donmasını sağlar, sancılar son bulur.
Balkon demirlerine yaslanarak, gök yüzüne başımı kaldırıp, yüzüme çarpan buz gibi damlaların dokunuşlarını hissederek yıldızları görmeye çalışıyorum. Bulutların arkasına saklanmışlar. Bulutlara bakıyorum.Yok yok… hiç biri yok. Hepsi kaybolmuş… bulutlarda gecenin karanlığına gömülmüş. Yinede, yalnız olmadığımı hissettiren bir dokunuş var. Hem de, her biri sadece bir kez. Ne, bir başka şeye dokunmaya; Ne de, bir daha bana dokunma şansı var. Benim için bu kadar özeller, melekler ile gönderilecek kadarda güzeller. Bedenime düşen damlaların dokunuşlarında, onları taşıyan melekleri hissediyorum. Bu güzeller tarafından taşınan özel damlaların altında dokunuşlarını iliklerimde hissedene kadar ıslanıyorum. Yaşam boyu rahmet rahmet deyip ettiğimiz dua ile gönderilen rahmet bize dokunmasın diye, nereye gireceğimizi, ne giyeceğimizi şaşarız. Yağmur damlaları ne büyük bir rahmet. Hem dokunduğu kişi için bir o kadarda özeller.Yaşam boyu bize sunulan özelliklerden hep kaçarak yaşar, dualarımızla bize gönderilenlerden bile uzak kalmaya çalışırız.Hem ister hemde görmezden gelip çiğner geçeriz.
Yağmur kesiliyor… Bana göre, gökten yere inecek melek sayısı tamamlanıyor…Bunca melek yer yüzüne kimin için indirildi? Tabi ki sunumları iletmek ve şükürleri yükseltmek için.Ve Özelden özeller için. O zaman benim için… Ben bu gün çok özelim. Olmasam da öyle hissediyorum işte. Zaten hepimiz özel değimliyiz. Hepimizin ten rengi, göz rengi, parmak izi, saçlarının sayısı, saç rengi kendine özeldir. Her bir özeli düşünüp, rızkını gönderen birde özel yok mu? Bir birimiz için olmasak da, en azından Onun için özel değilmiyiz? İşte! Gökten inen her bir damladaki rızk torbacıkları..rahmet bağcıkları, hayat damlacıkları taşıyanlarca indirildi.
Islak elbiselerimi değişip, yorgana daha bir sıkı sarılıyorum. Yanılmışım!…Sancılarım daha bir artmış ama, ruhumda garip bir rahatlama hissediyorum. Bu sancıyla, uzanıp yatamayacağımı anlayarak, zor güç… sıcak bir bitki çayı yapıp içiyorum. Şu an yanımda bir kardeşimin, annemin, babamın, yada bir arkadaşımın bulunmasını isterdim. Yalnızlığın neden sadece Allah’a yakıştığını anlaya biliyorum. Yüce Yaratıcı, bize ağır gelecekleri kendisi üstlenmiş diye düşünüyorum. Belki bu yüzden, Onu anlaya bilmemiz için, kendimizi zaman zaman yalnız hissediyoruz. Düşüncelerim beni, onun bir parçası olduğumuza yönlendiriyor. Duygularımı, farklı alanlarda odaklamaya çalışarak, bedenimdeki sancıları hissetmemeye çalışıyorum. Sırtımı yasladığım yastığa dik olarak yaslanıp, o gün günlüğüme bunları yazıyorum.Ve düşünceden düşünceye atlayarak, belirsiz konular içerisinde yorulan beynim gözlerime kapanmasını emrediyor.
Uzunca bir koridorda, sedyenin üzerine sırt üstü yatırılarak, büyük bir odaya taşınıyorum. Pırıl pırıl, mavi denizi andıran duvarların yüksekliğinde tavan kayboluyor. Uzun, yem yeşil, ameliyat elbiseleri giymiş üç kişi başımda bekliyor. Biri elinde, boru denecek büklükte bir enjektöre ilaç çekiyor.Yüzlerine sarılı örtüden, sadece gözlerini göre biliyorum. Elindeki enjektöre bakıp korkuyorum. Yan tarafımda duran biri korktuğumu anlamış olacak, kolumu sıyırmaya çalışarak, “korkmayın hiç acıtmayacak. Sivri sinek ısırır gibi hissedeceksiniz” diyor. Kolumu sonuna kadar sıyırıp, kol altına yakın yere enjektörlü iğneyi batırıyor. Şaşırıyorum. Korkumu bastırmak amacıyla konuşmak için sorular soruyorum.
-Bu iğne neden bu kadar büyük? Hem de kolun bu kısmından, iğne
yapıldığını hiç görmemiştim.
-Sizin gördüğünüz şeylerin boyutları başka mekanlarda farklılaşırlar .Gördüğünüz
değil, tattığınız,değer ve değersiz bulduğunuz her şey böyledir. Acı diye yemek istemediğiniz şeyler tatlıdır.Sıkıntı diye yaşamak istemediğiniz olaylar sizlere ferahlıktır. Sizin için uzun geçen zaman aslında bir anlık dır. Sıkıntılı zamanlarınızda uzun geçen zaman ise, sonsuz ferahlık olduğundan, uzun geçen andır. Mekan farklılığından dolayı farklı görüyorsunuz.
-Peki kol altından iğne yapılır mı?
-Önemli olan ilacı damara verebilmektir. Daha az dokuna bileceğiniz bir yer olduğu
için buradan yapıyoruz.
O arada iğnenin tenime battığını hissediyorum. Söylenildiği gibi az bir acı hissediyorum. Ama ilacı vermekte zorlanıyordu. Kolumu tutan bir diğeri, iğne yapana;
-Yeniden dene ilacı almıyor. Ama aynı yerden yapmaya çalış.
Enjektör çekiliyor. Aynı yerden yeniden batırılıyor. Yine hafif bir acı hissediyorum. Ilık ılık garip bir şey damarlarıma yayılıyor. İçim rahatlıyor. Ruhum ve bedenim kuş kadar hafifliyor. Ağrılarımı hissetmiyorum.
Sabah telaşla hazırlanıp, daha bir sıkıca giyinerek, akşam ki sıkıntılarımdan arınmış olarak, masamda beni bekleyen işlerin başına dönüyorum. Gece boyu çektiğim sıkıntıları işlerin yoğunluğu unutturuyor. Öğle arası, üst katta çalışan arkadaşım Refika, elinde bir paketle yanımda beliriyor.
-Kolay Gelsin canım.Öğle arası eve gidecek misin?.
Gözlerimi pencereye çevirerek halâ yağmurun yağdığını fark ediyorum.
-Havalar yağışlı üşütüyorum galiba. Dışarı çıkmak istemiyorum.
-O zaman, buraya yiyecek bir şeyler isteyelim. Bende şu paketteki gömleği deneyip,
hoşumuza gitmezse değiştirmeyi düşünüyorum.
-Ne var onunu içinde, yeni mi aldın?
-Gelirken vitrinde gördüm, deneyecek vaktim olmadı. Aldım ama, sen giy bir
bakayım.Beğenirsem alacağım.Beğenmezsem, öğle arası iade ederim diye müsaade istedim.
-Kendin giyip denesen ya!. Bende farklı durur, sende farklı durur.
-Aman sen de! başkalarının üzerinde gördüğüm her şey hoşuma gidiyor. Zaten kilolarımız aynı boyumuz aynı.
Karşıdan görmek istiyorum.
-Tamam da ten rengimiz aynı değil. Renkler tenlere göre farklı yansırlar.
Boş ver, renk yansıması önemli değil. Biçim olarak nasıl? Görmek istiyorum. Hadi gel lavaboya gidelim. Sen giy, ben bakayım.
-Tamam bekle biraz. Biri imza için gitti, gelir şimdi. Bekletmeyelim.
Koridorun karşı ucundaki, lavabo girişinde uzun koridora girip kapıyı kilitliyoruz. Poşetten gömleği çıkarıp eline veriyorum. O arada üzerimi çıkarıyorum. Tam kolumu sıyırırken kol altına yakın yerde tatlımı talı bir kaşıntı hissediyorum. İster istemez elim takılıyor.Kaşıyorum. bir türlü elimi çekemiyorum.Arkadaşım;
-Eeee hadi artık takılıp kaldın!
-Ayyy dur biraz! Çok tatlı kaşınıyor. Böcek mi ısırdı acaba.
Arkadaşım kolumu kaldırıp bakıyor.
-Böcek ısırığına benzemiyor. İki küçük iz var. Böcek ısırmasında azda olsa kabarır.Sanki bir iğne ucu batırılmış gibi. Hatta birazda kanamış. Hem sen bu gün, ne süründün? Soyunduğun an çok güzel bir koku yayıldı.
-Hiiç!… parfüm bile sıkmadım canım!. Akşam çok hastaydım. Geç uyudum. Sabah
nasıl kalktığımı bilmiyorum. Palas pandıras giyinip geldim. Ama şu izler;
İzler…izler deyip, gözlerim baktığı yeri görmeden dalıp gidiyor. Düşünüyorum!… Kafam karma karışık… İğne batırılmış sözü beynimde bir şeyler anımsatıyor. Elimde gömlek, donup kalmışım. Arkadaşım garip bir şekilde yüzüme bakıyor.
-Parfüm kokusuna benzemiyor. Farklı bir koku…Eeee hadi artık, çok büyük bir yara
gibi takılıp kaldın.Tut ki böcek ısırmış, ölmezsin ya… Giy artık şu gömleği.
-Refika, bir dakika. Böcek ısırmadı. Hadi böcek ısırığını uyurken farklı
algılamışsam, bedenimdeki şu koku o doktorların kokusunun aynısı. Ben gördüğüm şeylerin rüyadan ibaret olduğunu sanıyordum. Çünkü hissettiğim iki küçük acının da kolumda izleri var. Üzerime kokuları sinmiş.
-Nasıl bir rüya… .hiç bir şey anlamadım! Anlatsana!.
-Olmaz!… en azından bu mekanda olmaz. Ama çok mutluyum biliyor musun.
-Neden mutlusun anlatır mısın. Ne oldu? Bir anda donup kaldın. Sonra mutlu oldun.
-Mutlu olmamın nedeni şundan. Biliyor musun? Hiç kimse… hiç kimse yalnız değil.Hatta kendini yalnız hisseden hiç kimse yalnız değil. Mevlana Hz leri ne güzel anlatmış.
“Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?”
Bir görünmeyen var. O görünmeyenin yarattığı göremediğimiz daha nice neler var.O, gördüklerimiz ve göremediklerimizde gizlenen gizleyici ne kadar büyük. Gerçeği ancak bu dünya`ya gözlerini kapatırsan görebiliyorsun.
Ertesi gün öğle yemeğine Refika`lara gidiyoruz. Baş başa yediğimiz yemekte gördüklerimi anlatıyorum. Sonra, yere iki seccade sererek, bizi yalnız bırakmayan O varlığın huzuruna gitmeye ne dersin diyor. Beraberce namaz kılıyoruz.
O günden sonra hemen hergün beraber oluyoruz. Bu konular üzerinde ne çok şey paylaşıyoruz. Yine bir gün, namazını selamlayıp yüzüme gülümseyerek bakan arkadaşım;
-Seninle samimi olmadan önce de çok severdim ama bir türlü daha fazla
yaklaşamazdım. Seninle bu kadar samimi olduğumuza çok seviniyorum. Biz, birbirimizi çok seven, iyi anlaşan ve bir birine güvenen iki arkadaşız. Ama hayatın ne getirip ne götüreceği belli olmaz. Bir gün ayrılmak zorunda kalırız, bu güzellikleri paylaşamayız diye korkuyorum. Keşke dostluğumuz ebedi olabilseydi. Bu geçici dünyada her şey geçici. Su gibi akıp giden hayat kim bilir bizi nerelere sürükleyip atacak?
-Hayır, Refika! kalıcı olan şeylerde var. Şu an huzuruna durduğumuz ve bizi yalnız
bırakmayan Allah (c.c) lü asıl dosttur. O Değil mi? Bizim duygularımızı aynı noktada birleştirip, bizi bize yaklaştıran. Biz birbirimizi Onun rızası için sever ve dostluğumuzu sürdürürsek, bir birimize Onu görmek için bakar, bir birimiz de Onu arayıp bulursak, onun huzurunda yine buluşuruz. Çünkü, dönüşümüz Ona olacak ve düşüncelerimiz duygularımız aynı noktada buluşacak. Hem ayrılsak bile, gönüllerimiz bir olup, aynı varlıkta, aynı sonsuzlukta birleştikçe ayrılmış sayılmayız.Hem Efendimiz Muhammed Mustafa(s.a.v) şöyle diyor.
“Kıyamet günü olunca Allah-u Teala şöyle seslenecek:
-Benim büyüklük ve saltanatımı düşünerek benim için birbirini sevenler nerede?Onları hiçbir gölgenin olmadığı bugün, kendi gölgemde gölgelendireceğim.”
(H.Şerif)
“Benim için birbirini sevenlere,peygamber ve şehitlerin gıpta edeceği nurdan minberler hazırlanmıştır.Oysa onlar ne peygamber ne de şehittirler.”
-Haklısın kardeşim benim.O zaman seninle ahretlik ve dünyalık kardeş olalım. Dünya`da ve Ahrette bir birimize
ihtiyacımız olacak. Bu Dünyada sen kusurumu görürsen uyar, ben de seni uyarırım. İnsanın bir birine dost olması, dostunu Asıl Dosta götürmesidir.
Birbirimize söz veriyoruz. Hayat birimizi olduğu yerde bırakırken, birimizi vatanımızın batısında, en uç noktaya sürükledi. Yıllardır, bir birimizi görmüyoruz.Ve halâ arkadaşlığımız, aynı sıcaklığını koruyor. Bazen yaşama sevincim,bazen feyiz aldığım nurum, bazen yüreğinden kana kana içtiğim manevi pınarım. Çoğu zamanda ağır yüklerimi paylaştığım, Rabbimin bana gönderdiği bir taşıyıcım.
Siz, sizi yaradanla dost kalın, size elini uzatacak sevdiği bir dostunu gönderir elbette. Yaratıcı yarattığını asla yalnız bırakmıyor. Yalnızlık kendine mahsustur. O, sonsuz ve sınırsızdır. Her an gören ve gözetleyen bir dost ile hiç kimse yalnız değildir.
Yağmur damlalarının kokusu üzerimde kalmadı ama, ebedi dosta kavuşturacak bir dost kokusu uzaklarda da olsa yüreğimde buram buram tüter.
KADRİYE ŞAHİN(KILIÇ)
Pilates tekniğine ismini veren Joseph Plates, 1880′de Düsseldorf’ta dünyaya geldi.
Astım ve romatizmayla boğuşan ve çelimsiz bir çocuk olan Plates, genç yaşta kayak ve jimnastikle ilgilenerek vücudunu geliştirdi. 1912′de İngiltere’de sirk cambazı, boksör ve dedektiflere kendini koruma dersleri veren Plates, Birinci Dünya Savaşı döneminde düşman ilan edilerek Lancaster bölgesinde kampa alındı.
Kampta hastabakıcılık yapan ve burada kendi tekniğini geliştiren Plates, burada askerlere tekniğini öğretti. İngiltere’de 1918′de pekçok kişinin ölümüne neden olan grip salgınından Plates’in kampındakiler etkilenmeyince uyguladığı teknik ön plana çıktı. Savaştan sonra Almanya’da metodunu geliştirmeye devam eden ve şehir polislerine öğreten Plates, 1926′da ABD’ye göç etti ve stüdyosunu açtı. Graham, Balanchine gibi ünlü dansçıların da öğrencileri arasında yer aldığı Pilates’in yöntemi giderek yaygınlaştı.
21. yüzyılda hala gözde olan plates, Madonna, Hugh Grant, Britney Spears, Julia Roberts gibi ünlüler tarafından benimsendi. Güçlü bir vücut yaratmayı hedefleyen pilates, 30-40 temel hareketle tüm vücut için kondisyon sağlıyor.
Joseph Plates’in “kontroloji” adını verdiği metodu, zihin ve beden bütünlüğü öngören denge nefes ve hareket sistemlerinin bir sentezidir. Eklem ve kemikleri hayat boyu korumak için kas güçlendiren, esneten ve özellikle içsel karın kaslarının kuvvetlendirilmesi esasına dayanan bir sistemdir.
Joseph Plates, egzersizlerini şöyle tanımlamıştı:
“Sadece üç derste farkı hissedecek, on derste farkı görecek ve 20 derste tamamen farklı bir vücuda sahip olacaksınız”.
Pilates egzersizlerinin amacı; karın ve sırt bölgelerini eşit oranda güçlendirip, vücudumuzun üst kısmında sağlam bir iskelet oluşturmaktır. Pilatese göre vücut merkezi, derindeki kaslarla bel kemiğine en yakın kaslardan oluşur. Klasik egzersizlerde zayıf kaslar zayıflama, güçlü kaslar güçlenme eğilimindedir. Bu da dengesiz adale yapısına, kronik bel ağrısı ve sakatlıklara yol açabilir. Pilates’te kas yapısı bir bütün haline getirilir. Kilo vermeseniz de ince görünürsünüz. Sakatlanmaları zorlaşır. Dayanıklılık artar, metabolizma hızlanır.
Her 10 kişiden 8′i, yaşamının bir döneminde, iskelet ve kas sistemi sorununun etkisi altında kalıyor. Omurganın düzgün kullanılmadığı, vücut dengesinin bozuk olduğu oturuş şekilleri, duruş bozuklukları, yanlış oturuş pozisyonlarında uzun süre kalınması ve tekrarlanan hareketler; kaslarda gerilme, yorgunluk ve stres giderek ağrılı kas spazmlarına yol açıyor. Sonucunda kişilerde sırt ve boyun ağrıları şikayetleri ortaya çıkıyor.
Altı Plates Prensibi
1. Konsantrasyon: Plates yaparken hareketlere yogunlaşmak bedenin uyum içinde nasıl çalıştığına ve hangi kasları kullanıp ve hangilerinin kullanılmadığına dikkat etmek gerekmektedir.
2. Kontrol: Plates metodunda konrol için bedenin iyi dinlenmesi ve hareketlerin gösterildiği şekilde uygulanması olası sakatlıkların önlenmesi gerekir.
3. Merkezleme: Plates metodun’da doğru hareket göbek, bel, ve kalça çevresidir. iç organları ve omurgayı yerinde tutan kas sistemlerini içerir. Merkezleme esnemeyi ve uzamayı sağlar.
4. Akıcı Hareket: Hareket acele edilmeden her noktadan tek, tek geçerek ama aynı zamanda hiç duraksamayarak yapılmalıdır.
5. Kesinlik: Hareket belirsizce değil tam yapılmalıdır. Hareketler birbiri ile koordineli olmalıdır.
6. Nefes: Nefes alıp verme panik olmadan sırtın arkasına ve altına derin nefes alıp bütün nefesi tamayıyla dışarı üflemek yoluyla olmalıdır. Böylece yapılan nefes verme hareketinde kanımızı tamamen temizlemiş oluruz.
Sonunda endişeyle beklenen olay oldu. israil ordusu yoğun hava saldırısının ardından bugün gazzeye karadan girdi. 20bin israil askeri hamas’ı devirmek için operasyona başladı.
